Transilvanya’nın Vampir Prensi III.Vlad Tepeş  (Kont Dracula)


 

Tarihte ki çok az isim insanların kalbine onun ismi kadar korku salmıştır. Bu adamın hayatıyla ilgili gömüldüğü yer de dahil birçok ayrıntı hala kalın bir sis perdesiyle örtülüdür. Bükreş yakınlarındaki Şnagov Manastırı’nda bulunan mezar boş, buraya yerleştirilen lahit ise bir göz yanıltmasından başka bir şey değil. Mezarının o zamandan beri gizli tutulmasının nedeni onun emriyle öldürülen on binlerce insanın intikam peşinde olan yakınlarının zararı için olabilir. Şu net olarak bilinmelidir ki bu adamın canavarlıkları ile ilgili anlatılanlar bazı ayrıntılar haricinde hiç de abartı değil. Bazı kaynaklar kahramanlıklarını da yazmıştır ancak modern tarihçilerin çoğu vatansever bile olsa bu adamın ağır bir psikopat olduğu konusunda hemfikir.

Soylu bir ailenin çocuğu olan Vlad zenginlik içinde bir çocukluk geçirmişti ancak küçüklükten beri ortaya çıkan en belirgin özelliğinin savaşçı ruhlu olmasıydı. Tarihi kayıtlar ve dilden dile dolaşan hikayeler onun müthiş bir at binici kılıç, mızrak ve ok kullanmada ise usta oluğu anlatılmaktadır. Şunu da eklemek gerekiyor ki karanlık orta çağ avrupasının o soğuk ve acımasız ambiyansı çok sayıda acımasız ve sadist lideri doğurmuştu.

Çağdaşlarının anlatımlarına göre Vlad kardeşleri arasında en çirkin olanıydı. Avusturya’da bulunan Ambras Kalesi’nde bulunan bu tek portresi ise ölümünden sonra çizilmiştir. Ancak yine de bu acımasız ve sert yüz hatları, duygusuz bakan gözler bu insanın tabiatı hakkında bize bir şeyler anlatıyor.

III. Vlad’a takılmış ilk lakap Tepeş’ti. Tepeş’in Türkçe karşılığı Rumence’den anlam olarak çevirdiğimizde kazıklı veya kazığa oturtan demektir. Avrupa da icat edilen bu korkunç idam yöntemi Avrupa ile birlikte Osmanlı’da bile kullanıldı. Büyük acılarla öldürülmek istenen suçlulara uygulanan bu idam cezası özellikle eşkiyalara, korsanlara ve kundakçılara tatbik edilmişti. Kayıtlara göre bu Vlad’ın en çok sevdiği idam yöntemiydi. Bu yolla halkın kendisine sorgusuz biat etmesini sağlıyor ve dış düşmanlarına gözdağı veriyordu. Bu nedenle kazıklara çakılanlar çoğunlukla esir Türkler oluyordu.

III. Vlad’ın en ufak bir suça dahi tahammülü yoktu, kadın çocuk genç ihtiyar farketmiyordu. Binlerce suçlunun meydanlarda kazıklara geçirilmesinden ve kazıklara çakılmasından sonra etrafta elleri kirli tek bir bölge sakininin kalmadığı anlatılır. Osmanlılar uzun süren çatışmalar ve kuşatmalar sonrasında Eflak Voyvodasını Poenari kalesinde sıkıştırdılar ancak Vlad geceleyin kuşatmayı aşarak Osmanlılar ın elinden kaçmayı başardı. Bu sırada Vlad’ın eşi Osmanlı’nın kendisine merhamet göstermeyeceğini varsayarak kendisini kalenin uçurumlarından aşağı bıraktı.

Osmanlılar kaleyi ele geçirip içeri girdiklerinde tam bir dehşete düşmüşlerdi. Vlad’ın yatak odası akla hayale gelmeyecek işkencelerin yapıldığı odaların tam ortasındaydı. Bunun nedeni açıktı, Vlad geceleri yatağına girdiğinde koğuşlarda işkenceler gören esir ve mahkumların feryat ve inleme sesleri eşliğinde uyumak istemişti.

Tepeş in hayatıyla ilgili en karanlık noktalardan biri de bu adamın nasıl ve yaşadığı hangi olay onu bu denli tiranlı ve zalim bir psikopata dönüştürdüğüdür. Mesele şu ki çocukluk zamanı boyunca ne ebeveynleri ne arkadaşları nede kardeşleri sadist eylemler hissetmemişti. Bu yüzden diğer kardeşler değil özellikle o seçilmişti. Dolayısıyla o dönemde Vlad’ın ruh sağlığı aklı mantığı adalet ve muhakeme kabiliyeti en iyi düzeyde olmalıydı. Tek bir detay haricinde:

Dilden dile dolaşan bir rivayete göre küçükken Vlad’ın en sevdiği hobisi yakaladığı kuşların canlı canlı tüylerini yolmakmış ancak bu bilgiyi tasdik edecek sağlam bir kaynak yok. Onun yanında dövüşmüş insanların anlatımlarına göre gerçekten de korkusuz bir savaşçı olan Tepeş karşılaştığı düşmanını öldürmekle kalmaz kılıç darbeleriyle cesedini dahi parçalara ayırırdı.

 

Dracula’nın babası II.Vlad 1431 yılında Nürnberg’te Avrupa’nın çeşitli kral  ailelerinin mensuplarından 24 kişinin yer aldığı ejderha ”Dracul” tarikatına katılmıştır. Bu tarikatın amacı kiliseye karşı gelenlerle ve düklerle savaşmaktı. Vlad ülkesinde girdiği bu tarikattan dolayı Dracul yani ejderha olarak adlandırıldı. Oğlu ‘Kazıklı Voyvoda’ bu nedenle Dracul’un oğlu manasına gelen “Dracula” ismi ile anıldı. Bu kelime eski Macarca’da şeytan anlamına da gelmektedir. 11 yasına geldiklerinde III. Vlad ve kardeşi Türkiye de hapsedildiler. Doğum yeri ve tarihi kesin değil. Güney Romanya’nın tarihi ve coğrafi bölgelerinden biri olan ve Osmanlılarca Eflak diye anılan Wallachia, Tuna Nehri’nin kuzeyi ile güney Karpatlar ın güneyi arasında bulunmaktadır.

 

Rumenlerin Wallachia olarak andıkları bu toprakların bir kısmı Osmanlılar ın bir kısmı da Macarlar’ın saldırısı altındaydı. Bağımsızlığını kısmen kaybetmeyi bölünmeye tercih eden baba Vlad sonunda Osmanlı ile anlaşmayı seçti. Böylece Wallachia Eflak ve Boğdan adlarıyla Osmanlı ya bağlandı. Osmanlılar’ın fetih politikasında kazanılan yeni topraklara merkezden o yöreye yabancı yöneticiler atamak pek sıklıkla başvurulan bir yöntem değildi . Devlet bunun yerine daha akıllıca bir yola başvuruyor ve ele geçirdiği her yeni diyara yine o bölgelerde doğup büyümüş sadık yerel liderler tayin etmeyi tercih ediyordu. Bu doğrultuda Wallachia’nın sözü geçen soylularının geniş bir istihbaratını yaptıran Sultan Murat Han onlar arasında Dracula nın babası Vlad Dracul’un isminin ön plana çıktığını gördü. Bunun üzerine şövalyenin iki oğlu ve kızı bizzat babalarının rızasıyla yetiştirilmek üzere başkent Edirne’ye getirildi. Gelecekte Eflak ve Boğdan Voyvodası yani geniş yetkilerle donanmış bir çeşit genel vali olması planlanan Vlad  seçkin çocuklara verilen özel bir  eğitim programına alındı.

Yalnız Vlad’ın Osmanlı sarayında geçen dönemiyle ilgili bir iddia var; Bu iddia sadece Vlad’ın çocukluğuyla ilgili değil onun yetiştirildiği Osmanlı saraylarındaki bir müesseseyle ilgiliydi. Hem Türk hem de yabancı tarihçilerin ihtilafa düştükleri konu saray bünyesinde seçkin çocukların yetiştirildiği Enderun denilen iç sarayda faaliyet yürütülen bu kurumda çocukların eş cinsel ilişkiye zorlandıklari ile ilgilidir. Hatta çağın bazı yabancı seyyahları ve tarihçileri bu kurumun bazı padişahların gayrı-meşru arzularını tatmin için kurulduğunu yazmışlardır. Osmanlı deyimiyle  oğlancılığın I.Beyazıt döneminde başladığını iddia eden kaynaklar ise bunun nedeninin Beyazıt’ın Sırp asıllı karısı Olivera Despina olduğunu söyler. Buna göre eş cinselliğin saraya kadar girmesi bu kadının kocasına bulduğu Hristiyan oğlanlarla başlamıştır. Bu sapkınlığın sarayda kurumsallaşması ve iç oğlanlar örgütlenmesinin temelini bu oğlanlar oluşturmuştur. Kazıklı voyvodanın 1442 1448 yılları arasında yani 11 yasından itibaren rehin tutulduğu II. Murat’ın Edirne’deki sarayında tecavüze uğradığını bu yüzden Osmanlı ya karşı bu kadar kin tuttuğunu ve 30 bin Osmanlı’yı bu yüzden kazığa oturttuğunu anlatan kaynaklar var. Meseleye bu taraftan bakınca bu adamın Eflak’a döndükten sonra adeta vahşileşmesinin özellikle başta Osmanlılar olmak üzere bütün esirlerini kazığa oturtmasının sebebi açıklanmış gibi görünse de cevaplanması zor başka sorular doğuruyor. Mesela Vlad Osmanlı valiliğine atandıktan yıllar boyunca itaatte hiçbir kusur işlememiştir. Hatta atanmasından 5 yıl sonra 1453 yılında kan kardeşi Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethedişinden sonra sultanı özellikle tebrik ederek ona olan hayranlığını beyan etmiştir.

 

Enderuna alındıktan sonra Murat Han Türkleri sevmesi için çok geçmeden  Vlad’ın yanına bir de arkadaş verir. Bu kişi sonradan “cihan fatihi” olarak anılacak olan oğlu  Fatih Sultan Mehmet’tir. Şehzade Mehmet kendisinden 1 yaş küçük Rumen arkadaşıyla yıllar boyunca omuz omuza sıkı derslerden geçer. Birlikte en seçkin hocalardan yabancı dil dersleri alır kılıç kullanmayı, ata binmeyi ve devler yönetiminin türlü inceliklerini öğrenirler. İki çocuğun arkadaşlığı zamanla derinleşir. Büyüdüklerinde birbirlerini hiç unutmayacakları ve kanlarının son damlasına dek birbirlerine destek olacaklarını dair karşılıklı yeminleşir ardından kan kardeş olurlar. Yıllar sonra bu iki kan kardeşin yolları zorunlu olarak ayrılacaktır.1448 yılında Vlad seçkin bir yönetici adayı olarak ana vatanına geri gönderilir ve Eflak valisi olur. Başlangıçta her şey yolunda gitmektedir. Bölgeyi büyük bir başarıyla yöneten Vlad, Osmanlının çıkarlarını içtenlikle korumakta ve devletin vergi gelirlerini düzenli olarak merkeze yollamaktadır.

Ancak zaman geçtikçe Vlad değişmeye başladı. Sabah akşam içiyor ve emirlerine uymayanlara akıl almaz işkenceler yapıyordu. Eflak ve Boğdan’a egemen olan huzurlu ortam birkaç yıl içinde yerini tam bir cinnet atmosferine bırakmıştı. Osmanlıya olan düşmanlığını saklama gereği duymadan açıkça ilan etti. Sarayının etrafını binlerce kazıkla donatan Voyvoda, suçlu olduğunu düşündüğü kişileri canlı canlı bu kazıklara oturtarak kurbanlarının bazen günler süren can çekişmelerini keyifle izliyordu. Yüzüstü yatırılan mahkumun arkasından geçirilen kazık hiçbir yaşamsal organa zarar vermeden bedenin içinden geçerek ya sırttan yada ağızdan çıkıyordu. Sonra ise kazık yere dikilirdi. Bu şekilde kazığa oturulan insanların ölümü bazen günler alırdı.

Kazıklı voyvoda tek tek değil toplu idamları daha çok severdi. İdam günlerini genelde bir ziyafete ya da özel bir güne denk getirirdi. O gün insanlara geçirilen kazıklar daire biçiminde dikilir ziyafet masası orta kısmına kurulurdu. Vlad Dracula yemek yerken etrafında kazığa oturtulan insanların inlemelerini ve can çekişlerini izlemeyi severmiş. Bir gün Voyvoda iktidara gelişinin yıl dönümünü kutlamak bahanesiyle ülkenin tüm soylularını aileleriyle birlikte Targovişte de bulunan sarayına davet etti. Kayıtlara göre yaklaşık 500 kişi gelmişti. Ziyafetin kızıştığı dakikalarda Voyvoda yarı sarhoş bir şekilde misafirlerine sordu:

“Söyleyin bakalım asilzadeler, çok yönetici gördünüz mü?”

“Çok majesteleri çok.”

“Çok güzel” diye gülümsedi Voyvoda ve bir anda sesi öfkeyle gürleyerek herkesin ödünü kopardı:

“Ama hepsi öldü tıpkı abim ve kardeşim gibi. Öldüler çünkü siz sürekli yöneticilere komplo kurdunuz ve kendinizi Türklere satarak körü körüne onların iradesine teslim oldunuz. Hainler! Ben bu soylu sınıfını değiştiriyorum. Muhafızlar! Alın hepsini!”

O gece Voyvodanın emriyle yaşlı soyluların hepsi kazıklara geçirildi, gençleri ise saray şatosunun avlusuna toplayarak buz gibi sesiyle emretti:

“Konvoy halinde yürüyerek Poenaria’ya gideceksiniz ve orada nehrin yanında ki tepenin üstüne bir kale inşa edeceksiniz. Ayakta kalan kendini şanslı sayabilir. İş, gece gündüz ara verilmeden sürecek. İhmalkarları kazık bekliyor.”

Kazıklı voyvoda ülkede herkesin vatan için çalışacağını emretmişti. Bunu yapacak güçte olmayanlara yaşlılara hastalara ve evsizlere ve suçlulara acımıyordu.

Bir başka kaynağa göre voyvoda şehrin evsizlerini dilencilerini ve küçük hırsızlarını bir araya getirerek onlara seslendi:

“Bu açlık duygusundan ve soğuktan sonsuza dek kurtulmayı ister misiniz? O halde bana gelin misafirim olun.”

 

Hepsini boş bir şatoya dolduran Vlad onlara bol şaraplı muhteşem bir ziyafet çekti. Hepsi iyice sarhoş olduktan sonra sessizce dışarı çıktı ve tüm pencere ve kapıları çiviledi. Ardından yapıyı dört tarafından ateşe verdi.

Halk arasında onun şeytani bir güç kazanmak amacıyla düşmanlarının kanını içtiğine dair söylentiler yayılmıştı. İşte Vlad’ın hayatının bize karanlık kalmış tarafı da budur. Acaba o vampir miydi yoksa uydurulmuş korkunç rivayetlerden biri mi?

Çağımızın araştırmacılarının bir kısmı vampirlerin masal olmadığını düşünüyor. Porfirin, kırmızı kan hücrelerinde bulunan hemoglobinin hem adlı maddenin sentez bozukluğundan ortaya çıkan, ataklar halinde gelen ve birçok organ sistemini ilgilendiren bir hastalıktır. Hem sentez sürecinde rol oynayan bazı enzimlerin eksikliği nedeniyle bu sentez arasında ortaya çıkan porfiri adlı maddelerin vücutta hızla birikmesi sonucunda hastalığın belirtileri oluşur. Hastalarda ani başlayan ve tekrarlanan karın ağrıları, ışığa duyarlılık ve nöropsikiatrik belirtilerden biri mutlaka bulunur. O çağlarda bu hastalığın Transilvanya, Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde yaygın olduğuna dair bulgulara rastlanmıştır. Ayrıca kandaki enzim eksikliğinden dolayı soluk hatta bazen morumsu ten rengi porfiri hastalarının tipik özelliklerindendir. İleri derecede porfiri hastalarının yüzleri ve fiziksel özellikleri romanlarda anlatılan tipik vampir tasvirlerine benzer ancak tabi ki porfiri hastaları birer vampir değiller. Bu hastalığın tam teşhisi ve ortaya çıkma nedenleri 20. Yüzyılın ikinci yarısında belirlenebildi. Bu insanlara orta çağlarda bu kadar korkunç ve gizemli özelliklerin isnat edilmesinin nedeni ise muhtemelen normal insanlardan biraz farklı dış görünümleri güneşe çıkamamalarından dolayı gece hayatı sürmeleri ve birazda o çağ insanının düşünce yapısıdır. Çünkü o çağlarda bu insanlar normal hastalar olarak değil Slavların Vourdalak dediği gülyabaniler gibi görürlerdi. Avrupa da cadı avının en şiddetli dönemleriydi. Dolayısıyla Dracula ile ilgili bu söylenenlerin gerçeklik payı olabilir.

Fakat Eflak’tan geçen seyyahların yazılarında buralarda suç denen şeyin olmadığı geçer. Onun iktidarda olduğu süre boyunca başkentin meydanında bir çeşmenin yanı başında isteyen herkesin şu içebilmesi için büyük altın bir kupa duruyormuş. Hırsızları nasıl bir akıbetin beklediğini bildikleri için bu kupayı çalmayı kimse aklından bile geçirmiyormuş. Tepeş özellikle hırsızlardan nefret ediyordu. Çok tuhaf gelse de halkın Voyvodaya sevgisi ve güveni sonsuzdu. Halk onda kendi koruyucusunu görüyordu.

Eflak ve Boğdan’da bunlar olup biterken Voyvodanın sapkın davranışları İstanbul’a, Fatihin kulağına ulaştı. Bölgede yaşanan kargaşanın merkezinde çocukluk arkadaşı Vlad’ın olduğunu öğrenen Sultan duyduğu bu korkunç haberlere ilk başta inanmak istemedi ancak hem vergileri toplamak hem de olup biteni araştırmak için gönderdiği diplomatik temsilcilerinin başına gelen korkunç bir olay cihan hükümdarını radikal bir karar almaya sevk etti. Ruhsal dengesini tümüyle yitirmiş durumdaki Vlad, İstanbul’dan gelen elçiler sarayına ulaştığında hayatının hatası sayılabilecek bir şey yaptı. Sultanın elçileri sarayına geldiklerinde buz gibi sesiyle emretti :

“Başlıklarınızı çıkarın! Eflak hükümdarının karşısındasınız! “

“Dinimiz bunu yapmamıza müsaade etmiyor bunu en iyi sen bilirsin” dedi elçiler.

“Peki dinimize ve Peygamberimize uğuruna acı çekmeye katlanacak kadar inanıyor musunuz?”

Elçiler hiç düşünmeden ”Evet” dediler Voyvoda’nın aklından geçenleri  bilmiyorlardı.

 

“Muhafızlar alın! Cellatlara söyleyin bunların başlıklarını kafalarını çivilesinler!”

 

Konuklarını tutuklatıp onlara bizzat kendi elleriyle işkence yaptı.

Ve sonunda da ellerinde Fatih’in mührünün bulunduğu ultimatom mektupları taşıyan bu kişilerin hepsini kazığa oturttu.

Fatih elçilerinin akıbetini duyduğunda uzun uzun ne yapacağını düşündü. Belki de başka hiç kimseye göstermeyeceği bir tahammülle Vlad’a daha son bir mektup daha gönderdi. Mektubunda Fatih çocukluk arkadaşına aklını başına toplamasını ve bu tür vahşet gösterilerinden vazgeçerek Saray’a bağlılığını yinelemesine emrediyordu. Vlad’ın bu son uyarıya verdiği karşılık ise onu geri dönülmez bir yola sokacaktı. Voyvoda artık İstanbul’un otoritesini tanımadığını bildirerek bağımsızlığını ilan etti.

Kardeşlik yemini artık sona ermişti.1462 yılı ilkbaharında emrindeki büyük bir orduyla Balkan seferine çıkan Fatih için artık tek bir hedef vardı ibretialem için Vlad’ı yok etmek.

 

Osmanlı ordusunun savaş manevralarını da zayıf noktalarını çok iyi bilen Vlad saldırmak ve geri çekilmek için uygun zamanları çok iyi hesaplıyordu. Bu nedenle Osmanlı ordularına büyük zayiat verdiriyordu. Eflak direnişi Osmanlı tarihindeki en sert direnişlerden biridir. Osmanlı orduları üç kez geri püskürtülmüştü. Ancak bu sonsuza dek süremezdi dördüncü kez saldıran 250 bin Osmanlı askeri bölgenin üzerinden silindir gibi geçti. Bu defa başkenti bırakmak zorunda kalan Vlad o civardaki tüm köylerin yakılmasını ve kuyu sularının zehirlenmesini emretti. Şehre doğru ilerleyen Fatih Sultan Mehmet Han Targovişte’ ye girdiğinde tarihe ‘kazığa geçirilmiş  insan ormanı’ diye geçen bu dehşet verici manzarayla karşılaştı. 20 bin Türk  daha kazığa oturtulmuştu.

İsyana destek olan bütün yerel yöneticileri etkisiz hale getirerek Eflak ve Boğdan’ın içlerine doğru ilerleyen kızgın komutanın büyük hedefi durumundaki Vlad’ı ise Poenari kalesinde kıstırdı. Dokuz yüz metre yükseklikteki Sarp bir dağın zirvesine kurulmuş bulunan Poenari Kalesi erişilmezliği ile tam bir kartal yuvası görünümündedir. Bu haliyle de aşağıdan bir saldırıyla düşürülmesi bir hayli güçlü.

Her iki komutan da birbirlerinin huyunu suyunu çok iyi biliyorlardı Vlad bu avantajını kullanarak kıstırıldığı yüksek kalede aylarca direnmeyi başardı. Buna karşılık lojistik desteği tam olan Osmanlı ordusu da hiç acele etmemekte kalenin dibinde sinir bozucu bir sabır içinde kamp yapmayı sürdürmekteydi. Öyle ki sırf kaledekilerin direniş gücünü yıkabilmek için zaman zaman askeri bandonun kılıçların şakırdadığı gösteriler düzenleyip gürültülü savaş marşları çaldığı bile oluyordu. Fatih kendisine karşı sergilenen bu büyük ihanetin failini aşağılıyordu. Ancak inatçı bir adam olan Vlad Fatih’in taktiklerine dirense de kalede kendisiyle birlikte mahsur kalan sevgili eşi Elizabeth onun kadar güçlü değildi. Genç kadın bu sinir savaşına daha fazla dayanamadı ve kuşatmanın ilerleyen haftalarında kendisini kalenin burçlarından aşağı atarak intihar etti. Wallachia, İstanbul fatihinin bağımsızlık peşindeki prense verdiği bu ağır dersi anlatan öykülerle kaynamaya başlamıştı. Vlad’ı kendi Egemenlik bölgesinde siyasi olarak bitiren Fatih, isyancı bir Voyvoda için İstanbul’u bu kadar uzun süre sahipsiz bırakmanın riskli olacağına karar verdi ve hasmının yakalanmasını beklemeksizin birliklerinden bir kısmını yanına alarak merkeze geri döndü.

 

Eşinin intiharıyla psikolojik olarak çökmüş olan Vlad kurtulmak için son bir hamle daha yaptı.Fatih’in yokluğunda bir ölçüde gevşemiş olan kuşatmayı yarmayı başaran devrik Voyvoda kendisine yardım eden bazı Rumen köylülerinde yardımıyla bir gece komşu Macaristan’a kaçtı.Rumen tarihçiler Vlad’ın kaçışını haber alan Fatih’in bundan çok da fazla öfkelenmediğini söylüyorlar.Bugün için Sultan’ın o anda neler düşündüğünü elbette ki net olarak bilemiyoruz ancak olayların gidişatı onun çocukluk arkadaşına ülkeyi terk etmesi için son bir şans tanıdığı kanısı uyandırıyor.Üstelik Vlad Macaristan’a gelmesinden bir süre sonra beklenmedik bir şekilde Macar Kral Corvinus un emriyle tutuklandı.Bunun nedeni dönemin Macar istihbaratı tarafından ele geçirildiği iddia edilen bir adın Osmanlı sultanına yazdığı bazı mektuplardı.Sözüm ona bu mektuplarda Vlad, sultandan af diliyor ve Macaristan’ın ilhakı ve Macar Kralı’nın tutuklanması için yardım etmeyi teklif ediyordu.Modern tarihçilerin çoğu bu mektupların kaba birer sahtekarlık ürünü oldukları konusunda hemfikirdir.Yazı Drakula’ya ait değildi mektuplarda ileri sürülen teklifler ise fazla abartılı da saçmaydı.Üstelik Kont’un kaderini belirleyecek olan bu mektupların orijinal nüshaları kısa süre sonra kaybolmuş günümüze ise Papa II. Pius un kayıtları arasında bulunan Latince kopyaları ulaşmıştır.

İşte Kazıklı Voyvoda’nın günümüze ulaşan bu tek portresi onu o sırada gören Nikolas Mordurus’un anlatımlarına dayanılarak çizmiştir.

Nicolas’ın kayıtlarında III. Vlad Tepeş’in dış görünümü şöyle anlatılmıştır.

Çok uzun boylu değildi ama oldukça yapılı ve güçlüydü.

Soğuk ve ürkütücü görünüme sahipti. Güçlü kartal burnu geniş burun delikleri kırmızımsı ince bir yüzü vardı.

Büyük açık yeşil renkli gözleri uzun kirpikleri vardı.

Kalın uzun kaşları bakışlarına tehditkar bir hava veriyordu.

Yüzü ve çevresi tıraşlıydı ama bıyıkları vardı bu kalın ve uzun bıyıkları kafasını olduğundan daha büyük gösteriyordu.

Boynu bir boğa gibi kalın ve güçlüydü uzun dalgalı saçları omuzlarına yayılmıştı.”

 

 

 

 

 

Devrik Voyvoda ile ilgili ileri sürülen, modern tabirle anlatmak gerekirse kamuoyuna da sunulan yeni iddianamede, onun Eflak halkına uyguladığı emsali görülmemiş baskı ve şiddetten bahsediliyordu. Kayıtlara göre bunları Mordurus’a bizzat anlatan Corvinus akabinde Vatikan elçisi’ne bir belge uzattı.Bu belge Vlad Dacula’nın özellikle Saxon nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelerde yaptığı canavarlıkları anlatan istatistiki bir listeydi. Kimileri diri diri yakılarak kimileri kazıklara oturtularak katledilen on binlerce sivilden ve başlıkları kafalarına çivilenen yabancı ülke temsilcilerinden bahsediliyordu. Bu metnin meşhur yazarı Voyvoda’yı eski iç tiranlarına onun yönetimi altındaki Wallachia’yı ise üzerlerine insanların geçirildiği kazıklardan oluşmuş bir ormana benzetmiştir.

 

III. Vlad Tepeş kendi devrinin en yüksek eğitimli insanlarından biriydi Türkçe Macarca Latince Almanca ve Rusçaya tamamen hakimdi. Sürekli kitap okur felsefeyi çok severdi, çok iyi kalemi ve etkileyici hitabeti vardı.

 

Macaristan’ın Vişegrad ve Pest kentlerinde tam on dört yıl sürgünde kalan Vlad, serbest bırakılmasından iki yıl sonra bin dört yüz yetmiş altı yazında Macar Kralı Mathias Corvinus’un da yardımıyla bu Macar ordularının komutanlarından biri olarak sefere çıktı. Amaç Osmanlı kontrolündeki Eflak’ı tamamen kurtarmaktı. Kayıtlara göre Saksonların yaşadığı Brashov şehri sakinleri onu büyük sevgi gösterileriyle karşılamıştı. Daha birkaç sene önce halkına katliamlar yaptığı bir şehir…

Ancak Vlad Tepeş şehre girer girmez Osmanlılar etrafı sıkıca sardı. İstanbul’dan gelen özel birebir lafla Dracula bu kez ölümüne köşeye kıstırıldı. Osmanlı istihbaratı onu hiç unutmamış Fatih’in özel talimatı üzerine tehlikeli bir isyancı olarak faaliyetleri yıllarca dikkatle izlenmişti.

Bu kez emir titizlikle yerine getirildi ve bölgeyi yöneten yeni Voyvoda, Radu selefi ve aynı zamanda özbeöz kardeş olan Vladı yanında bulunan az sayıda destekçisiyle birlikte Transilvanya ormanlarında kıstırdı. Vlad’ın ölümüyle ilgili veriler birbiriyle çelişiyor bunlardan birine göre Vlad muhtemelen kalp krizinden dolayı atının üzerindeyken düşüp ölmüştür.

Bir diğerine göre savaşarak ölmüş sonradan kafası kesilmiştir.

Ancak yine de Kazıklı Voyvoda’nın Fatih Sultan Mehmet’in emriyle Bükreş yakınlarında başı kesilerek idam edildiğine dair tarihi söylentiler ön plana çıkıyor. Prens’in kesik kafası yine sarayın isteği üzerine İstanbul’a gönderildi ve binlerce Türk’ün katili olarak kentin sokaklarında dolaştırıldı. Hem de tıpkı onun düşmanlarına yaptığı gibi bir kazığa saplanmış vaziyette.

Ancak III.Vlad ın Romanya’daki Şnagov da bir manastıra gömüldüğü söylenen başsız bedeni orda bulunamadı.

Estonya Tallin Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı ise Voyvoda üçüncü ile adını İtalya’nın Napoli kentinde öldüğünü ve mezarının da orda olduğunu ileri sürdü. İtalyan basınında yer verilen habere göre her şey Napoli’li öğrenci Elika Stella’nın söz konusu şehirdeki Santa Maria La Nova Kilisesi üzerine hazırladığı tezi için çektiği bir fotoğrafla başladı. Stella buranın avlusunda üzerinde kabartma yöntemiyle yapılmış figürlerin bulunduğu bir mezar taşının fotoğrafını internet kanalıyla araştırmacılarla paylaştı.Bu fotoğraf ile yıllardır süren araştırmalar sonucu ellerindeki bulguları karşılaştıran Tallin’li bilim adamları bu mermerin Dracula’nın mezar taşı olduğuna kanaat getirdi.Derhal Napoli’ye gelen araştırmacılar İtalyan meslektaşlarıyla istişareler yaptı.Resmi olarak açıklanmayan ve doğruluğu henüz netleşmeyen bilgilere göre söz konusu bilim adamları Dracula’nın savaşarak ölmediği ve Türk askerlerine esir düştüğü tezi üzerinde duruyor.Buna göre bir sürelik esaretin ardından kızı Maria Balsa onun firarına yardımcı oldu ve beraber İtalya’ya kaçtılar. Burada ölen Dracula, Napoli’ye defnedildi. Araştırmacılar Ferillo adlı bir kişiye ait olduğu bilinen mezar taşını dikkatle analiz etti.

 

“Mermerin üzerinde kabartmalar bakın. Burada yatan barizdir. Drakula Tepeş adlı Kontu hatırlayın. Burada ateş saçan biri yatıyor diye yazıyor.”

 

Mezarının yeri net belirlenemese de bu insanın kendisiyle birlikte çok fazla sırrını da yanında götürdüğü kesindir. Özellikle Türk ve Alman kaynaklarda Kazıklı Voyvoda tam bir psikopat katil gibi anlatılırken Rumen Kaynaklar onu tamamen atlıyor. Onlarda büyük bir vatansever olan Vlad Romanya’nın milli kahramanıdır.

Rus Kaynaklar ise biraz daha temkinli. Onlar da III. Vlad’ın canavarlıklarını olduğu gibi anlatıyorlar ancak bunları anlayışla karşılıyorlar. Sonuç itibarıyla Romanya, Hristiyan dünyasının sınırları dışında kalmış ve bir taraftan Macar krallığına diğer taraftan Osmanlı gibi bir Cihan devletine direnen küçük bir ülkeydi.

III. Vlad herhangi bir dış destek almadan bilakis bu ülkede ihanetin ve işbirlikçilerin kol gezmesine rağmen ülkesinin bağımsızlığı için savaşmıştı. İşte bu noktadan yola çıkan Ruslar III.Vlad’ın böyle davranmaya mecbur kaldığını anlatırlar. Rumen halkının dilinin ve kültürünün, Romanya diye bir ülkenin bugün hala var olma sebebinin III. Vlad Tepeş olduğu görüşünde ise Rus ve Rumen kaynaklar hemfikir. Hatta tarihe “Korkunç Ivan” adıyla geçen Rus çarı IV. Ivan ona hayrandı ve birçok uygulamasında da onu örnek almıştı.

Vahşi güzelliği ile büyüleyen, geçit vermez Karpat dağlarında, dağ köyündeki bir tepede sert kaya taşlarından yapılmış bir şato yükselir. Son 600 yıl boyunca burası üst üste yabancı fatihlerin hücumuna uğradı. Bugün burası bir müzedir. Dünyanın her yerinden buraya akın turistler Osmanlı’nın azılı düşmanı, iktidarı boyunca ülkesine ve şehrine dehşet saçmış bu talihsiz despotun nerede ve nasıl yaşadığını görmek için geliyorlar. Tıpkı Poenari kalesinde olduğu gibi bu yer için de kötü söylentiler dolaşıyor. Her iki kalenin de çevresinde sayısız yarasalardan oluşan büyük sürüler yaşıyor. Karanlık çökünce buradan kurt ulumaları eksik olmuyor. Geceleri ise şatonun salonlarının uzun koridorlarının kapıları kendiliğinden ve duvarlarda ürkütücü hükümdarın gölgesi beliriyor. Onunla karşılaşanın vay haline. O saatlerde buralarda dolaşmaya cesaret etmiş çok az insan var. İddialara göre bu insanlardan biri dünyaca ünlü bir isim ve bu kişinin onun hayaletini gördüğü ve onunla konuştuğu anlatılır;

Nikolay Çavuşesku. Hazin sonuyla bilinen bir başka devrik Rumen lider.

 

 

 

 

 

Yorumlar 0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Transilvanya’nın Vampir Prensi III.Vlad Tepeş  (Kont Dracula)